AQUATICFORUM
AQUATICFORUM A HOŞGELDİNİZ.FORUMDAN DAHA ETKİN YARARLANMAK İÇİN LÜTFEN GİRİŞ YAPINIZ.
▓▓▓▓▓▓▓▓▓▓▓▓▓▓▓▓▓▓▓▓▓▓▓▓▓▓▓▓▓▓
▓▓▓▓▓▒▒▒▒▒▒▒▒▒▓▓▓▓▓▓▓▓▓▓▓▓▓▓▓▓
▓▓▓▓▒▒▒▒▒▓▓▓▓▓▓▓▓▒▓▓▓▓▓▓▓▓▓▓▓▓ ▓▓▓▓▒▒▒▒▓▓▓▓▓▓▓▓▓▒▒▓▓▓▒▒▓▓▓▓▓▓
▓▓▓▒▒▒▒▓▓▓▓▓▓▓▓▓▓▒▒▒▒▒▒▓▓▓▓▓▓▓ ▓▓▓▒▒▒▒▓▓▓▓▓▓▓▓▒▒▒▒▒▒▒▓▓▓▓▓▓▓▓
▓▓▓▒▒▒▒▓▓▓▓▓▓▒▒▒▒▒▒▒▒▒▓▓▓▓▓▓▓▓ ▓▓▓▒▒▒▒▓▓▓▓▓▓▓▓▒▒▒▒▒▒▒▓▓▓▓▓▓▓▓
▓▓▓▒▒▒▒▓▓▓▓▓▓▓▓▓▓▒▒▒▒▒▒▓▓▓▓▓▓▓ ▓▓▓▓▒▒▒▒▓▓▓▓▓▓▓▓▓▒▒▓▓▓▒▒▓▓▓▓▓▓
▓▓▓▓▒▒▒▒▒▓▓▓▓▓▓▓▓▒▓▓▓▓▓▓▓▓▓▓▓▓ ▓▓▓▓▓▒▒▒▒▒▒▒▒▒▓▓▓▓▓▓▓▓▓▓▓▓▓▓▓▓
▓▓▓▓▓▓▓▓▓▓▓▓▓▓▓▓▓▓▓▓▓▓▓▓▓▓▓▓▓▓

33 söz(SÖZLER)

Aşağa gitmek

hey 33 söz(SÖZLER)

Mesaj tarafından mesud Bir Çarş. Haz. 16, 2010 8:53 am

33 söz(SÖZLER) Herz 33 söz(SÖZLER) Herz 33 söz(SÖZLER) Herz 33 söz(SÖZLER) Icon_razz
Otuzüçüncü Söz sözler 33. söz-A-

Otuzüçüncü Söz
Otuzüç Penceredir
[Bir cihette Otuzüçüncü Mektub ve bir cihette Otuzüçüncü Söz]
بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ
سَنُرِيهِمْ اَيَاتِنَا فِى اْلاَفَاقِ وَفِى اَنْفُسِهِمْ حَتَّى
يَتَبَيَّنَ لَهُمْ اَنَّهُ اْلحَقُّ اَوَلَمْ يَكْفِ بِرَبِّكَ اَنَّهُ
عَلَى كُلِّ شَيْءٍ شَهِيدٌ
Sual: Şu iki âyet-i câmianın ifade ettiği vücub ve vahdâniyet-i İlâhiyye
ve evsaf ve şuûnat-ı Rabbâniyyeye, âlem-i asgar ve ekber olan insan ve
kâinatın vech-i delaletlerini, mücmel ve kısa bir Sûrette Beyânlarını
isteriz. Çünki münkirler pek ileri gittiler. Ne vakte kadar وَ هُوَ
عَلَى كُلِّ شَيْءٍ قَدِيرٌ deyip, elimizi kaldıracağız? diyorlar.
Elcevab: Yazılan bütün otuzüç aded Sözler, o âyetin denizinden ve ifaza
ettiği hakikat bahrinden otuzüç katredir. Onlara baksanız, cevabınızı
alabilirsiniz. Şimdilik yalnız o denizden bir katrenin reşehatına işaret
nev'inden şöyle deriz ki:
(Orjinal Sayfa: 695)
Meselâ: Nasılki bir zât-ı mu'ciznümâ, büyük bir saray yapmak
istese: Evvelâ temellerini, esâslarını muntâzaman hikmetle vaz'eder ve
ilerideki neticelerine ve gayelerine muvafık bir tarzda tertib eder.
Sonra menzillere, kısımlara meharetle tefrik ve tafsil ediyor. Sonra o
menzilleri tanzim ve tertib ediyor. Sonra nukuşlarla tezyin ediyor.
Sonra elektrik lâmbalarıyla tenvir ediyor. Sonra o muhteşem ve müzeyyen
sarayda meharetini, ihsanatını tecdid etmek için herbir tabakada yeni
yeni icadlar, tebdiller, tahviller yapıyor. Sonra herbir menzilde kendi
makamına merbut bir telefon rabtedip birer pencere açarak, herbirinden
onun makamı görünür.
Aynen öyle de: وَلِلّهِاْلمَثَلُاْلاَعْلَى Sâni'-i Zülcelâl; Hâkim-i
Hakîm, Adl-i Hakem gibi binbir Esmâ-yı kudsiye ile müsemma Fâtır-ı
Bîmisâl, şu âlem-i ekber olan kâinat sarayının ve hilkat şeceresinin
icadını irade etti. Altı günde o sarayın, o şecerenin esâsâtını
desatir-i hikmet ve kavanin-i ilm-i ezelîsi ile vaz'etti. Sonra ulvî ve
süflî tabakata ve dallara ayırıp, kaza ve kader desatiri ile tafsil ve
tasvir etti. Sonra her mahlukatın her taifesini ve her tabakasını sun'
ve inâyet düsturu ile tanzim etti. Sonra herşeyi, herbir âlemi; ona
lâyık bir tarzda, meselâ semâyı yıldızlarla, zemini çiçeklerle tezyin
ettiği gibi, süslendirip tezyin etti. Sonra o kavanin-i külliye ve
desatir-i umumiye meydanlarında Esmâlarını tecelli ettirip tenvir etti.
Sonra bu kanun-u küllînin tazyikinden feryad eden ferdlere Rahman-ı
Rahîm isimlerini hususî bir Sûrette imdada yetiştirdi. Demek o küllî ve
umumî desatiri içinde hususî ihsanatı, hususî imdadları, hususî
cilveleri var ki: Herşey, her vakit, her haceti için ondan istimdad
eder, ona bakabilir. Sonra her menzilden, her tabakadan, her âlemden,
her taifeden, her ferdden, herşeyden, kendini gösterecek yâni vücudunu
ve vahdetini bildirecek pencereler açmış. Her kalb içinde bir telefon
bırakmış. Şimdi şu hadsiz pencerelerden elbette haddimizin fevkinde
olarak bahse girişmeyeceğiz. Onları ilm-i muhit-i İlahîye havale edip,
yalnız âyât-ı Kur'aniyenin lemaâtı olan otuzüç pencereyi Otuzüçüncü
Söz'ün Otuzüçüncü Mektubunun namazdan sonraki tesbihatın otuzüç aded-i
mübarekine muvafık olmak için otuzüç pencereye icmâlî ve muhtasar bir
Sûrette işaret edip, izahını sâir Sözler'e havale ederiz...
(Orjinal Sayfa: 696)
Birinci Pencere
Bilmüşahede görüyoruz ki: Bütün eşya, hususan zîhayat olanların
pekçok muhtelif hâcâtı ve pekçok mütenevvi metâlibi vardır. O
matlabları, o hacetleri, ummadığı ve bilmediği ve eli yetişmediği yerden
münasib
ve lâyık bir vakitte onlara veriliyor, imdada yetiştiriliyor. Halbuki o
hadsiz maksudların en küçüğüne o muhtaçların kudreti yetişmez, elleri
ulaşmaz. Sen kendine bak: Zâhirî ve bâtınî hasselerin ve onların
levazımatı gibi elin yetişmediği ne kadar eşyaya muhtaçsın. Bütün
zîhayatları kendine kıyas et. İşte bütün onlar, birer birer, vücud-u
Vâcib'e şehadet ve vahdetine işaret ettikleri gibi, heyet-i mecmuasıyla,
güneşin ziyası güneşi gösterdiği gibi, o hal ve bu keyfiyet, perde-i
gayb arkasında bir Vâcib-ül Vücud'u, bir Vâhid-i Ehad'i, hem gâyet
Kerim, Rahîm, Mürebbi, Müdebbir ünvanları içinde akla gösterir.
Şimdi ey münkir-i câhil ve ey fâsık-ı gafil! Bu faaliyet-i
hakîmaneyi, basîraneyi, rahîmâneyi ne ile izah edebilirsin? Sağır
tabiatla mı, kör kuvvetle mi, sersem tesadüfle mi, âciz câmid esbabla mı
izah edebilirsin?...
İkinci Pencere
Eşya, vücud ve teşahhusatlarında, nihayetsiz imkânat yolları
içinde mütereddid, mütehayyir, şekilsiz bir Sûrette iken, birdenbire
gâyet muntâzam, hakîmane öyle bir teşahhus vechî veriliyor ki, meselâ:
Her bir insanın yüzünde, bütün ebna-yı cinsinden herbirisine karşı birer
alâmet-i fârika, o küçük yüzde bulunduğu ve zâhir ve bâtın duygularıyla
Kemâl-i hikmetle teçhiz edildiği cihetle, o yüz gâyet parlak bir
sikke-i ehadiyet olduğunu isbat eder. Herbir yüz, yüzer cihetle bir
Sâni'-i Hakîm'in vücuduna şehadet ve vahdetine işaret ettikleri gibi,
bütün yüzlerin heyet-i mecmuasıyla izhar ettikleri o sikke, bütün
eşyanın Hâlıkına mahsus bir hâtem olduğunu akıl gözüne gösterir.
Ey münkir! Hiçbir cihetle kabil-i taklid olmayan şu sikkeleri ve
mecmuundaki parlak sikke-i Samediyeti hangi tezgâha havale
edebilirsin?...
(Orjinal Sayfa: 697)
Üçüncü Pencere
Zeminin yüzünde dörtyüzbin muhtelif taifeden (Haşiye) ibaret
olan
(Haşiye): Hattâ o taifelerden bir kısım var ki: Bir senedeki efradı,
zaman-ı Âdem'den kıyamete kadar vücuda gelen bütün insan efradından
ziyadedir. bütün hayvanat ve nebâtat enva'ının ordusu; bilmüşahede ayrı
ayrı erzakları, Sûretleri, silâhları, libasları, tâlimatları,
terhisatları kemâl-i mizan ve intizâmla hiçbir şey unutulmayarak,
hiçbirini şaşırmayarak bir Sûrette tedbir ve terbiye etmek öyle bir
sikkedir ki: Hiçbir şübhe kabûl etmez, güneş gibi parlak bir sikke-i
Vâhid-i Ehad'dir. Hadsiz bir kudret ve muhit bir ilim ve nihayetsiz bir
hikmet sahibinden başka kimin haddi var ki, o hadsiz derecede hârika
olan şu idareye karışsın. Çünki: Şu birbiri içinde girift olan
enva'ları, milletleri, umumunu birden idare ve terbiye edemeyen,
onlardan birisine karışsa elbette karıştıracak. Halbuki: فَارْجِعِ
الْبَصَرَ هَلْ تَرَى مِنْ فُطُورٍ sırrı ile, hiçbir karışık alâmeti
yoktur. Demek ki hiçbir parmak karışamıyor.
Dördüncü Pencere
İstidad lisanıyla bütün tohumlar tarafından ve ihtiyac-ı fıtrî
lisanıyla bütün hayvanlar tarafından ve lisan-ı ıztırarî ile bütün
muztarlar tarafından edilen duaların makbuliyetidir.
İşte bu nihayetsiz duaların bilmüşahede kabûl ve icabeti,
herbiri vücuba ve vahdete şehadet ve işaret ettikleri gibi, mecmuu büyük
bir mikyasta bilbedâhe bir Hâlık-ı Rahîm ve Kerim ve Mücîb'e delâlet
eder ve baktırır.
Beşinci Pencere
Görüyoruz ki: Eşya, hususan zîhayat olanlar, def'î gibi âni bir
zamanda vücuda gelir. Halbuki: Def'î ve âni bir surette basit bir
maddeden çıkan şeyler, gâyet basit, şekilsiz, san'atsız olması lâzım
(Orjinal Sayfa: 698)
gelirken; çok meharete muhtaç bir hüsn-ü san'atta, çok zamânâ muhtaç
ihtimamkârane nakışlarla münakkaş, çok âlâta muhtaç acib san'atlarla
müzeyyen, çok maddelere muhtaç bir Sûrette halk olunuyorlar. İşte bu
def'î ve âni bir Sûrette bu hârika san'at ve güzel heyet, herbiri bir
Sâni'-i Hakîm'in vücub-u vücuduna şehadet ve vahdet-i Rubûbiyyetine
işaret ettikleri gibi mecmuu gâyet parlak bir tarzda nihayetsiz Kadîr,
nihayetsiz Hakîm bir Vâcib-ül Vücud'u gösterir.
Şimdi, ey sersem münkir! Haydi bunu ne ile izah edersin! Senin
gibi sersem, âciz, câhil tabiatla mı! Veyahut hadsiz derece hatâ ederek o
Sâni'-i Mukaddes'e «Tabiat» ismini verip onun mu'cizât-ı kudretini, o
tesmiye bahanesiyle tabiata isnad edip, bin derece muhali birden irtikâb
etmek mi istersin!
Altıncı Pencere
اِنَّ فِى خَلْقِ السَّموَاتِ وَاْلاَرْضِ وَاخْتِلاَفِ اللَّيْلِ
وَالنَّهَارِ وَالْفُلْكِ الَّتِى َتجْرِى فِى الْبَحْرِ ِبمَا يَنْفَعُ
النَّاسَ وَمَا اَنْزَلَ اللّهُ مِنَ السَّمَاءِ مِنْ مَاءٍ فَاَحْيَا بِهِ
اْلاَرْضَ بَعْدَ مَوْتِهَا وَبَثَّ فِيهَا مِنْ كُلِّ دَابَّةٍ
وَتَصْرِيفِ الرِّيَاحِ وَالسَّحَابِ اْلمُسَخَّرِ بَيْنَ السَّمَاءِ
وَاْلاَرْضِ َلآيَاتٍ لِقَوْمٍ يَعْقِلُونَ
Şu âyet, vücub ve vahdeti gösterdiği gibi, bir ism-i âzamı
gösteren gâyet büyük bir penceredir.
İşte şu âyetin hülâsat-ül hülâsası şudur ki: Kâinatın ulvî ve
süflî tabakatındaki bütün âlemler ayrı ayrı lisanla birtek neticeyi,
yâni birtek Sâni'-i Hakîm'in Rububiyyetini gösteriyorlar. Şöyle ki:
Nasıl, göklerde (hattâ Kozmoğrafyanın îtirafıyla dahi) gayet büyük
neticeler için gayet muntâzam hareketler, bir Kadîr-i Zülcelâl'in vücud
ve vahdetini ve kemal-i Rububiyyetini gösterir. Öyle de: Zeminde
bilmüşahede (hattâ Coğrafyanın şehadetiyle ve ikrarıyla) gayet büyük
maslahatlar için mevsimlerdeki gibi gâyet muntâzam tahavvülâtlar dahi,
aynı o Kadîr-i Zülcelâlin vücub-u vahdetini ve ke-
(Orjinal Sayfa: 699)
mâl-i Rububiyyetini gösterir. Hem nasıl berr'de ve bahr'de kemâl-i
rahmet ile rızıkları verilen ve kemâl-i hikmet ile muhtelif şekiller
giydirilen ve kemâl-i Rububiyyetle türlü türlü duygularla teçhiz edilen
bütün hayvanat, birer birer yine o Kadîr-i Zülcelâl'in vücuduna şehadet
ve vahdetine işaret etmekle beraber, heyet-i mecmuasıyla gâyet geniş bir
mikyasta âzamet-i Uluhiyyetini ve kemâl-i Rububiyyetini gösterir. Öyle
de: Bağlardaki muntâzam nebâtat ve nebâtatın gösterdikleri müzeyyen
çiçekler ve çiçeklerin gösterdikleri mevzun meyveler ve meyvelerin
gösterdikleri müzeyyen nakışlar, birer birer yine o Sâni-i Hakîm'in
vücuduna şehadet ve vahdetine işaret etmekle beraber külliyetleriyle
gâyet şa'şaalı bir sûrette cemâl-i rahmetini ve kemâl-i Rububiyyetini
gösterir. Hem nasıl cevv-i semâdaki bulutlardan mühim hikmetler ve
gayeler ve lüzumlu faideler ve semereler için tavzif edilen ve
gönderilen katreler, katreler adedince yine o Sâni-i Hakîm'in vücubunu
ve vahdetini ve kemâl-i Rububiyyetini gösterir. Öyle de: Zemindeki bütün
dağların ve dağlar içindeki madenlerin ayrı ayrı hasiyetleriyle beraber
ayrı ayrı maslahatlar için ihzâr ve iddiharları, dağ metânetinde bir
kuvvetle yine o Sâni-i Hakîm'in vücub ve vahdetini ve kemâl-i
Rububiyyetini gösterir. Hem nasıl sahralarda ve dağlardaki küçük küçük
tepelerin türlü türlü muntâzam çiçeklerle süslenmeleri, herbiri bir
Sâni-i Hakîm'in vücubuna şehadet ve vahdetine işaret etmekle beraber,
heyet-i mecmuasıyla haşmet-i Saltanatını ve kemâl-i Rububiyyetini
gösterir. Öyle de: Bütün otlarda ve ağaçlardaki bütün yaprakların türlü
türlü eşkâl-i muntâzamaları ve ayrı ayrı vaziyetleri ve cezbekârane
mevzun hareketleri, yapraklar adedince yine o Sâni'-i Hakîm'in vücub-u
vücudunu ve vahdetini ve kemâl-i Rububiyyetini gösterir. Hem nasıl bütün
ecsam-ı nâmiyede, büyümek zamanında muntâzaman hareketleri ve türlü
türlü âlât ile teçhizleri ve çeşit çeşit meyvelere şuurkârane
teveccühleri, herbiri ferden-ferda yine o Sâni-i Hakîm'in vücub-u
vücuduna şehadet ve vahdetine işaret eder. Ve heyet-i mecmuasıyla gâyet
büyük bir mikyasta ihâta-i kudretini ve şümûl-ü hikmetini ve cemâl-i
san'atını ve kemâl-i Rububiyyetini gösterir. Öyle de: Bütün hayvanî
cesedlerde kemâl-i hikmetle nefislerini, ruhlarını yerleştirmek, türlü
türlü cihazat ile kemâl-i intizâm ile teslih etmek, türlü türlü
hizmetlerde kemâl-i hikmetle göndermek, hayvanat adedince belki
cihazatları sayısınca yine o Sâni'-i Hakîm'in vücub-u vücuduna ve
vahdetine şehadet ve işaret ettikleri gibi, heyet-i mecmuasıyla ga-
(Orjinal Sayfa: 700)
yet parlak bir Sûrette cemâl-i rahmetini ve kemâl-i Rububiyyetini
gösterir. Hem nasıl bütün kalblere, insan ise her nevi ulûm ve
hakikatları bildiren, hayvan ise her nevi hacetlerinin tedârikini
öğreten bütün ilhamat-ı gaybiyye, bir Rabb-ı Rahîm'in vücudunu ihsas
eder ve Rububiyyetine işaret eder. Öyle de: Gözlere kâinat bostanındaki
mânevî çiçekleri toplayan şuâât-ı ayniye gibi zâhirî ve bâtınî bütün
duyguların, ayrı ayrı âlemlere herbiri birer anahtar olmaları, yine o
Sâni-i Hakîm, o Fâtır-ı Alîm, o Hâlık-ı Rahîm, o Rezzak-ı Kerim'in
vücub-u vücudunu ve Vahdet ve Ehadiyyetini ve kemâl-i Rububiyyetini
güneş gibi gösterir.
İşte şu yukarıda geçen oniki ayrı ayrı pencerelerden, oniki
vecihten bir pencere-i âzam açılıyor ki: Oniki renkli bir ziya-yı
hakikat ile Cenâb-ı Hakk'ın Ehadiyyetini ve Vahdâniyyetini ve kemâl-i
Rububiyyetini gösterir.
İşte ey bedbaht münkir! Şu daire-i arz kadar, belki medâr-ı
senevîsi kadar geniş olan şu pencereyi ne ile kapatabilirsin! Ve güneş
gibi parlak olan şu maden-i nuru ne ile söndürebilirsin !ve hangi
perde-i gaflette saklayabilirsin!...
Yedinci Pencere
Şu kâinat yüzünde serpilen masnuatın kemâl-i intizâmları ve
kemâl-i mevzuniyetleri ve kemâl-i zînetleri ve icadlarının sühuleti ve
birbirine benzemeleri ve birtek fıtrat izhar etmeleri, nasılki, bir
Sâni-i Hakîm'in vücub-u vücudunu ve kemâl-i kudretini ve vahdetini gâyet
geniş bir mikyasta gösteriyorlar. Öyle de: Câmid ve basit unsurlardan,
hadsiz ve ayrı ayrı ve muntâzam mürekkebatın icadı, mürekkebat adedince
yine o Sâni'-i Hakîm'in vücub-u vücuduna şehadet ve vahdetine işaret
etmekle beraber, heyet-i mecmuasıyla gâyet parlak bir tarzda kemâl-i
kudretini ve vahdetini gösterdiği gibi terkibat-ı mevcûdât tâbir edilen
terkib ve tahlil hengâmındaki teceddüdde nihayet derecede ihtilat ve
karışma içinde nihayet derecede bir imtiyaz ve tefrik ile, meselâ:
Topraktaki tohumların ve köklerin çok karışık olduğu halde hiç
şaşırmayarak, bir surette sünbüllerini ve vücudlarını temyiz ve tefrik
etmek ve ağaçlara giren karışık maddeleri yaprak ve çiçek ve meyvelere
tefrik etmek ve hüceyrat-ı bedene karışık bir surette giden gıdaî madde-
(Orjinal Sayfa: 701)
leri kemâl-i hikmetle ve kemâl-i mizanla ayırıp tefrik etmek, yine o
Hakîm-i Mutlak ve o Alîm-i Mutlak ve o Kadîr-i Mutlak'ın vücub-u
vücudunu ve kemâl-i kudretini ve vahdetini gösterdiği gibi; zerreler
âlemini hadsiz ve geniş bir tarla hükmüne getirip, her dakikada kemâl-i
hikmetle ekip biçip, yeni yeni kâinatlar mahsulâtını ondan almak ve o
câmide, âcize, câhile olan zerrata gâyet şuurkârane ve gâyet hakîmane ve
muktedirane hadsiz muntâzam vazifeleri gördürmek, yine o Kadîr-i
Zülcelâl'in ve o Sâni-i Zülkemâl'in vücub-u vücudunu ve kemâl-i
kudretini ve âzamet-i Rububiyyetini ve vahdetini ve kemâl-i
Rububiyyetini gösterir.
İşte bu dört yol ile büyük bir pencere mârifetullaha açılır. Ve
büyük bir mikyasta bir Sâni-i Hakîm'i akla gösterir.
Şimdi ey bedbaht gafil! Şu halde Onu görmek ve tanımak
istemezsen; aklını çıkar at, hayvan ol, kurtul...
Sekizinci Pencere
Nev-i beşerdeki bütün ervah-ı neyyire ashâbı olan Enbiyalar
(Aleyhimüsselâm), bâhir ve zâhir mu'cizâtlarına istinad ederek ve bütün
kulûb-u münevvere aktabı olan evliyalar, keşf ve kerametlerine itimad
ederek ve bütün ukûl-ü nurâniyye erbabı olan asfiyalar, tahkikatlarına
istinad ederek, birtek Vâhid-i Ehad, Vâcib-ül Vücud, Hâlık-ı Külli
Şey'in vücub-u vücuduna ve vahdetine ve kemâl-i Rububiyyetine
şehadetleri, pek büyük ve nurani bir penceredir. Hem her vakit o makam-ı
Rububiyyeti göstermektedir.
Ey bîçâre münkir! Kime güveniyorsun ki, bunları dinlemiyorsun!
Veyahut gündüz içinde gözünü kapamakla, dünyayı gece mi oldu
zannediyorsun!
Dokuzuncu Pencere
Kâinattaki ibâdat-ı umumiye, bilbedâhe bir Mâbud-u Mutlak'ı
gösteriyor. Evet âlem-i ervaha ve bâtına giden ve ruhânî ve meleklerle
görüşen zâtların şehadetleriyle sâbit olan umum ruhânî ve melâikelerin
kemâl-i imtisâl ile ubûdiyyetleri ve bilmüşahede: Bütün zîhayatların
kemâl-i intizâmla ubûdiyetkârane vazifeler görmeleri ve bilmüşahede;
anasır gibi bütün cemadatın kemâl-i itâatla
(Orjinal Sayfa: 702)
ubûdiyetkârane hizmetleri, bir Mâbud-u Bilhakk'ın vücub-u vücudunu ve
vahdetini gösterdiği gibi, herbir taifesi icmâ' ve tevatür kuvvetini
taşıyan bütün âriflerin hakikatlı mârifetleri, bütün şâkirler taifesinin
semeredâr şükürleri ve bütün zâkirlerin feyizli zikirleri ve bütün
hâmidlerin nimet artıran hamdleri ve bütün muvahhidlerin bürhânlı
tevhidleri ve tavsifleri ve bütün muhiblerin hakikî muhabbet ve aşkları
ve bütün müridlerin sadık irade ve rağbetleri ve bütün münîblerin ciddî
taleb ve inabeleri, yine; Maruf, Mezkûr, Meşkûr, Mahmud, Vâhid, Mahbub,
Mergub, Maksud olan o Mâbud-u Ezelî'nin vücub-u vücudunu ve kemâl-i
Rububiyyetini ve vahdetini gösterdiği gibi, kâmil insanlardaki bütün
makbul ibâdatın ve o makbul ibâdatın neticesinden hasıl olan füyuzat ve
münacat, müşahedât ve keşfiyat, yine o Mevcûd-u Lemyezel ve o Mâbud-u
Lâyezal'in vücub-u vücudunu ve vahdetini ve kemâl-i Rububiyyetini
gösterir. İşte şu üç cihette ziyadar büyük bir pencere, vahdâniyete
açılır 33 söz(SÖZLER) Herz

mesud
ÜYE
ÜYE

Erkek
Mesaj Sayısı : 17
Nerden : elazığ
Reputation : 2
Points : 42
Kayıt tarihi : 15/06/10

Sayfa başına dön Aşağa gitmek

hey Geri: 33 söz(SÖZLER)

Mesaj tarafından vgokhan Bir Çarş. Haz. 16, 2010 10:41 am

Teşekkürler.

_________________
33 söz(SÖZLER) Bayrakkizvecocuk
vgokhan
vgokhan
SUPER MODERATÖR
SUPER MODERATÖR

Kadın
Mesaj Sayısı : 7173
Nerden : aquaticforum
Reputation : 94
Points : 7895
Kayıt tarihi : 23/01/08

Sayfa başına dön Aşağa gitmek

hey Geri: 33 söz(SÖZLER)

Mesaj tarafından mesud Bir Çarş. Haz. 16, 2010 11:27 am

rica ederim.

mesud
ÜYE
ÜYE

Erkek
Mesaj Sayısı : 17
Nerden : elazığ
Reputation : 2
Points : 42
Kayıt tarihi : 15/06/10

Sayfa başına dön Aşağa gitmek

Sayfa başına dön

- Similar topics

 
Bu forumun müsaadesi var:
Bu forumdaki mesajlara cevap veremezsiniz